Hellgate London
Nisan 16, 2008 Kategori Oyun |
Günlerden Salı, 31 Ekim 2007. Şansıma, postacı uzun süredir beklediğim paketi tam zamanında getirdi. Şimdi tek yapmam gereken 8 saat sabırla beklemek. Saat 5 gibi, arabayla eve doğru yola çıkıyorum. Selofan filmi yırtarak paketi açarken ellerim terliyor. Doğal olarak ilk işim DVD’yi takıp oyunu yüklemek. “Tatlım, yemek hazır” diye sesleniyor mutfaktan. Dalgın dalgın yanıt veriyorum. “Hmm, tamam hemen geliyorum.”
Yaklaşık iki saat sonra eşim, artık karanlığa teslim olmuş odaya giriyor. Biraz da aksi bir tavırla yatmaya gittiğini söylüyor. Benim için yaptığı güveç soğumuş. Aşağıda mutfakta, birazını ayırmış bana. Ama şu anda hiçbir şey umurumda değil. Etrafımdaki herşeyle ilişkim kesilmiş, sabit gözlerle ekrana bakıyorum.
Bunun birden fazla nedeni var. Bir yandan, HellGate: London beni tutmuş bırakmıyor. Eski Diablo bağımlılığım da beni yeniden avucunun içine aldı. Kahraman Şövalyem (Templar), mistik Kabalistlerim (Cabalist) ve yüksek teknoloji ile donanmış Avcılarım (Hunter) benim bir seviyeden diğerine atlamamı sağlıyor. Öte yandan, HellGate: London beni az da olsa hayal kırıklığına uğrattı. Diablo’nun yaratıcılarının beni kötü ya da sıkıcı görevlere göndermelerine pek alışık değilim. HellGate: London’da ise bunların sürüsü var. Beş dakika boyunca sürekli düşman uçağına ateşe tutuyorum, bana dokunan olmuyor, bir çizik bile almıyorum. Kendi kendime soruyorum, ne gereği var ki diye. Yan görevler, büyük oranda “bilmem ne kadar X-tipi yaratık öldür ve bana geri dön” tarzı görevlerden oluşuyor. HellGate: London’un “yan görevleri” bile, adından anlaşılacağının dışında, farklı bir anlam almış. Eğer hikâyeyi sağa sola sapmadan dosdoğru izlerseniz, ana görevleri çözmek neredeyse tamamen olanaksız, çünkü kendi karakteriniz, yeteneklerini ne kadar ilerletmiş olsanız bile yine de zayıf kalıyor. O yüzden de saatlerimi bu şapşal yaratıkları tepelemeye harcıyorum. Yan görevler için ana unsurlar kullanılsaymış çok iyi olurmuş. Örneğin, küçük bir çocuk, sizden (bir şeytan tarafından çalınan) takma bacağını ona geri getirmenizi istiyor. Bu oyuncuyu daha bir motive ediyor. Ve çok daha eğlenceli. Şahsen, oyunda böyle unsurların daha çok yer almasını istiyorum.
Bununla birlikte, tüm bu yaratıkları öldürmenin yararlı bir tarafı da var. Öldürülen yaratıklar sürekli olarak yeni nesneler bırakıyorlar. Bunlar, kılıç, yeni bir zırh veya silahlarınızda modifikasyon yapmak için kullanabileceğiniz çeşitli eşyalardan ibaret. Bu şekilde düşen nesneleri, oyunun para birimi olan Palladium karşılığı tüccarlara satabilir, parçalarına ayırabilir ya da kendi karakterinizi geliştirmek için kullanabilirsiniz. Oyunda başlıca dört özellik vardır: isabet oranı (accuracy), fiziksel güç (strength), dayanıklılık (endurance) ve inanç gücü (willpower). Seçtiğiniz her nesne karakterinize ait özellikleri bir şekilde etkiliyor. Bu yüzden, elinizdeki beş puanı bu özellikler arasında nasıl paylaştıracağınıza ilişkin kararı dikkatle vermeniz çok önemli. Söz konusu beş puandan birini bir sonraki seviyeye taşıyabilirsiniz. Her atladığınız seviye için bir yetenek puanı ile ödüllendiriliyorsunuz. Bu puanı yeni bir büyü veya yeni saldırı taktikleri öğrenmek ya da zaten sahip olduğunuz yetenekleri geliştirmek için yetenek ağacında (Skilltree) kullanabiliyorsunuz. Hellgate: London’un dünyasını keşfetmek için bunların hepsi gerekli.
HellGate: London’un dünyası gerçekten de kocaman. Kahramanlarımla bir metro istasyonundan diğerine gitmem gerekiyor. Metro istasyonu mu dedim? Evet, doğru duydunuz! Şeytanlar Londra’yı istila ettikten sonra, saldırıdan kurtulanlar İngiltere’nin bu metropolitan şehrinin geniş kapsamlı metro ağında sığınacak yer aradılar. Yeraltı dünyasının yaratıklarına karşı giriştikleri savaşı da buralardan yönetiyorlar. Her istasyon, rol yapma oyunlarının ortak özelliği olan bir “şehir” işlevi görüyor. Burada alışveriş yapabiliyor, çoğu zaman da yeni görevler bulabiliyorsunuz. Son derece gelişmiş ultra-modern portallar sizi HellGate: London’un iç karartıcı dünyasına gönderiyor. İç karartıcı mı? Evet, malesef öyle. İstasyonları saymazsak HellGate: London’un son derece sade beş grafik ortamı var. HellGate motoru dinamik düzeyler yaratmak için sabit unsurlar kullanmış ama dinamik düzeyleri farketmek zor çünkü bu unsurlar hiç değişmiyor. Kendinizi hep aynı yerdeymiş gibi hissediyorsunuz. N’apalım, katlanacağız artık. Zaten “sıkıcı olan atmosfer” yaratık yelpazesinin çeşitten yoksun olması nedeniyle daha da bir sıkıcı hale geliyor. Durmadan aynı cins yaratıklarla, hem de sürüsüyle karşı karşıya geliyorsunuz. Yukarıdaki eleştirilere ek olarak, HellGate’te oldukça dikkat çeken feci bir program hatası da var. Birden fazla yerde, çarpışma tespit hatası sonucu karakterim, iki nesne arasında sıkışıp kaldı. Bu gerçekten çok sinir bozucu bir durum, çünkü sıkışıp kaldığım yerde etrafta gezinen düşmanlar olmasa da, ölüler dünyasına gönderiliyorum ve oyundan çıkıp tekrar girmem gerekiyor. Girer girmez de bütün yaratıklar bulunduğum yere geri gelmiş ve bütün haritalar da yeniden oluşturulmuş oluyor. Bazen bu durum insanı sinir edebiliyor.
MS
Kaynak:GamesRapidShare














